Ladik Tarihi ![]() Samsun-Ladik Kazasının Tarihçesi 1. Ladik Adının Menşei İsim, genellikle Helenistik dönemde yaygın olarak kullanılmıştır ve özellikle kraliyet aileleri tarafından tercih edilmiştir. Laodikeia adından türetilmiş veya ilişkili isimlere örnek olarak Laodikya gösterilebilir. Tarihte Laodikeia adını taşıyan birkaç ünlü kişi bulunmaktadır. Örneğin, Laodikeia, Helenistik dönemde yaşamış ve çeşitli krallıklarla ilişkili olan birçok kadının adıdır. Laodike, Selevkosların kurucusu I. Selevkos’un annesi ve yine Seleukoslar kralı II. Antiochus 'nin karısı Laodike adını taşıyordu. Laodike (Λαοδίκη) adı mitolojiktir. Laodike, Truva Kralı Priam'ın kızıydı. Bu kadınlar genellikle kraliçe veya prenses gibi soylu unvanlara sahipti ve bulundukları bölgelerde önemli siyasi etkilere sahiptiler. Örneğin, Pontus Kralı VI. Mithridates'in kız kardeşlerinden biri ve aynı zamanda eşi olan Laodikeia, bu isimdeki tanınmış figürlerden biridir. Bu kişiler, bulundukları dönemin siyasi ve sosyal yapısında önemli roller oynamışlardır. Ladik adının menşei konusunda çok farklı rivayetler mevcut olsa da en mantıklı olanı, Amasya hükümdarı VI. Büyük Midridates'in 'Laodikiye' adlı hanımı tarafından M.Ö. 131 yılında kurulduğundan buraya 'Laodikiye' denildiği ve zamanla bu adın 'Ladik' şekline dönüştüğü şeklindeki rivayettir. Çünkü daha önce Anadolu’ya hakim olan Selevkoslar Devleti’nin kurucusu I. Selevkos’un (MÖ.305-281) hakimiyet alanı olan Suriye ve Anadolu’da 16 Antiokheia, 5 tane Laodikeia, 9 tane Seleukeia, 3 tane Apameia ve 3 tane Stratonikeia isimli kent kurduğu bilinmektedir. Dolayısıyla Laodikya isminin bilindiği Selevkos’un annesi olduğu ve annesi adına Laodikya şehirlerini kurduğu kaynaklarda geçmektedir. Denizli’de kurduğu bugünkü antik Laodikya kentinin de halk arasında Ladik olarak adlandırıldığı bilindiğine göre Samsun Ladik’inin de bu kelimeden dönüştüğü kuvvetle muhtemeldir. Laodikeia'nın iki Yunanca kelimeden gelmiş olduğu iddia ediliyor. Laos ve Dikē. Laos "halk" veya "bir halk" anlamına gelirken, Dikē "doğru, haklar" ve "adalet" anlamına geliyor. Laodikeia'nın halkın hakları veya halkın adaleti anlamına geldiği kabul ediliyor. Ancak, Dikē'nin doğru ve adaleti sosyal adaletten farklı bir anlamda ifade ettiği ve Laos ile Dikē'nin birlikte (Laodikeia) bir hukuk ve düzen halkı veya bir adalet halkı (kanunu takip eden anlamında) kullanıldığı düşünülüyor. Laodikeia terimi İncil'de birçok kez geçer, özellikle Vahiy Kitabında. Vahiy 3:14-22'de, Laodikeia'daki kiliseye verilen mesaj birkaç nedenden ötürü öne çıkar.
2. Osmanlı Devleti Dönemine Kadar Lâdik Tarihi 1940-1941 yıllarında Türk Târîh Kurumunca Yüktepe (Salurtepe) ve Höyüktepe'de yapılan araştırma ve kazılarda bulunan bulgulardan Ladik'in İlkçağ devrine ait bir yerleşim birimi olduğu tespit edilmiştir. Başkentleri bugünkü Çorum-Boğazköy dolaylarındaki Hattuşaş olan Hititlerin, Samsun ili sınırlarında yapılan kazı ve araştırma çalışmalarına göre bubölgeye de hakim oldukları tespit edilmiştir. Ladik Kalesi'nde yapılan kazı çalışmalarında da Hitit kalıntılarına rastlanması, Hititlerin Ladik civarında hüküm sürdüklerini ortaya çıkarmıştır. M.Ö. VII. Yüzyıl sonlarında orta batı İran yaylasında bağımsız devlet kuran Med oymakları, Asur Devleti'ni yıktıktan sonra Doğu Anadolu'yu istila ederler. Medler, İran'da kurulan Persler karşısında bozguna uğrayınca Persler, Karadeniz kıyılarındaki yaylalara egemen olurlar. Bu arada 'Samsun Kapadokya Askeri Valiliği' denilen büyük eyaletin sınırları içine yerleşirler. Yaylalarda hakimiyet kuran Perslerin, Ladik yaylasında da yaşadıkları varsayılmaktadır. Pers soylularından Khistes, M.Ö. 302'de Çankırı-Ilgaz dolaylarındaki Kimiata kasabasında krallığının temelini atar. Çevre kazalarını da hakimiyeti altına alarak kısa sürede İriz'de (Yeşilırmak çevresi ve Karadeniz kıyıları) üstünlük sağlar. Sonraları Pontus Krallığının adını alan bu devlet, Samsun ve Amasya dolaylarında da hakim olur. M.Ö. 131 yılında Pontus Kralı VIII. Büyük Midritat'ın karısı Laodikya, Ladik ilçesini kurar.48 Romalı komutan Pompeius, Pontusluları yenince bu toprakları ortakları arasında paylaştırır. Samsun-Giresun kıyı şeridini Çorum ve Yozgat'da yaşayan Galat Oymakları önderi Diotaros'a bırakır. Bununla birlikte Ladik ve yöresi de Romalıların egemenliği altına girmiş olur.49 395 yılında Roma İmparatorluğu'nun 'Doğu' ve 'Batı' olarak ikiye ayrılmasından sonra, Samsun-Amasya-Tokat ve çevresindeki beş vilâyet 'Bizans' diye anılan 'Doğu Roma İmparatorluğu' sınırları içerisinde kalır. Ladik ve yöresi de böylece bu vilayetin sınırları içinde kalmış olur.50 Arapların Anadolu üzerine yönelik akınları sırasında 863 yılında Malatya Emiri Ömer Samsun'u işğâl eder. Ancak Abbasi Halifesi el-Mutezid döneminde (892-902) Tarsus komutanı Ahmed ibn-i İnanç et- İnanç et-Türkî büyük bir ordu ile önce Amasya'yı, daha sonra da Samsun'dan Trabzon'a kadar olan Karadeniz kıyı şeridini ele geçirir. Böylece Ladik'de de egemenliği başlamış olur. 1071 yılı Malazgirt Savaşı'ndan sonra Türk güçleri Anadolu içlerine kadar yerleşirler. Samsun ve Kastamonu yörelerinin yönetimi Selçukluların eline geçer. Ancak, Selçukluların aralarındaki anlaşmazlıklar nedeniyle Bizanslılar buralara tekrar hakim olurlar. 1075 yılında Alparslan'ın komutanlarından Melik Ahmed Danişmend Gazi Amasya ve çevresini egemenliği altına alır. Ladik'i de 'İledük' adındaki kızına verir. Selçukluların parçalanmasından sonra 1340 yılında Samsun ve çevresinde Eratna Beyliği bağımsızlığını ilan eder. Eratna Bey zamanında iyi bin dönem süren beylik, onun ölümünden sonra (Gıyaseddin Mehmed Bey zamanında) 1352-1365 yılları arasında parçalanmaya başlar. Amasya Valisi Hacı Şangeldi bağımsız olarak hareket eder. Niksar ve Çarşamba dolaylarına egemen olan Taceddin Bey, Hacı Şangeldi'nin üstünlüğünü tanır. 1318'de Timurtaş'ın elinden kurtulan Taceddin Altınbaş Gazi Çelebi, Ladik ve Samsun yörelerine yerleşir. Burada 'Kubatoğulları' (Altınbaşoğulları) diye anılan beyliği kurar. Yıldırım Bayezid Osmanlı egemenliğini tanımak koşuluyla Ladik ve bazı kaleleri Cüneyd Bey'e bırakır. 1402 yılında yapılan Ankara Savaşı'nda Yıldırım Bayezid'in Timur'a yenilmesiyle Anadolu beylikleri tekrar ayaklanır. Samsun ve yöresine Kubatoğlu Cüneyd Bey hakim olur. İsfendiyar Bey döneminden sonra, 1428 yılında yöre kesin olarak Osmanlılara katılır. 3. Osmanlı ve Cumhuriyet Döneminde Lâdik Ladik, 1414 yılında Kubatoğulları’nın Osmanlılara katılmasıyla, Sivas vilayetine bağlı Amasya sancağı sınırları içinde yerini alır. Ladik doğal güzelliği ve iklimi nedeniyle Amasya'da valilik yapan şehzâdelerin mesire yeri olarak tarihte yerini alır. Bu dönemde pekçok han, hamam, mescid, medrese, cami yapılmışsa da büyük depremlerde bunların çoğu yıkılmıştır. Evliya Çelebi Seyahatnâmesi’ne göre Yıldırım Bayezid Han zamanında gönüllü olarak Osmanlı Devleti topraklarına katılan Ladik halkı, Yıldırım Bayezid’in hayır dualarını almıştır. Evliya Çelebi, Lâdik’in tarihiyle ilgili olarak bu bilgileri verdikten sonra, Lâdik’in o dönemki durumunu anlatmaya başlar. Evliya Çelebi’ye göre Lâdik, Osmanlı Devleti’nin ileri gelenleri tarafından önemsenen ve beğenilen bir şehirdir. Bu nedenle devletin ileri gelenleri tarafından ziyaret edilir ve çeşitli eserler yapılmıştır. Sultan II. Bayezid’in Amasya’da şehzade olarak uzun yıllar kaldığı bilinmektedir. Evliya Çelebi’nin anlattığına göre, II. Bayezid, şehzadelik yıllarında senenin yarısını Lâdik’te inşa ettirdiği bağda geçirmektedir. Sultan II. Bayezid’in dışında, Evliya Çelebi’nin Sultan Ahmet Han’ın annesi olarak tanıttığı Bülbül Hatun da Lâdik’te bir evkaf imar ettirmiştir. Evliya Çelebi’nin kastettiği Sultan Ahmet bu şehzade Ahmet olmalıdır. Bülbül Hatun, Sultan II. Bayezid’in hanımıdır, şehzade Ahmet’e de onun oğludur. Konuyla ilgili kaynaklarda Bülbül Hatun’un Lâdik’te cami ve imaret yaptırdığı söylenmektedir. Evkaf; cami, medrese, imaret gibi hayratın idaresine ayrılan araziye verilen addır. Söz konusu evkaftaki yapılar depremde yıkılmış ve Bülbül Hatun Camii aslına uygun olmasına gayret edilerek yeniden inşa edilmiştir. Evliya Çelebi, şehirde ilim ve rütbe sahibi kişilerin bulunduğuna da işaret eder. Bunlardan birisi olan nakîbü’l-eşrâf, Hz. Peygamber’in soyundan gelen kişilerin işlerini yürütmek için tayin edilen memurdur. Böyle bir memurun tayin edilmesi de, şehirde Hz. Peygamber’in soyundan gelen kişilerin bulunduğunu da gösterir. Bölgede çeşitli bey ve paşalara ait kırk bir tane sarayın olması da, devlet yöneticilerinin ilçeye verdikleri önemi gösterir niteliktedir. Bugün, her ilçede olduğu gibi belli başlı devlet kurumları da Lâdik’te mevcuttur. Lâdik’in on yedi mahalleden oluştuğunu söyleyen Evliya Çelebi, ilçede pek çok camiin bulunduğunu belirtir. Bu camilerden bir kısmı bugün olmamakla birlikte, bir kısmı da depremden sonra yeniden imar edilmiştir. Evliya Çelebi, burada dokuz mahallenin ismini saymaktadır. İlçede bugün bulunan mahalleler Akpınar, Bahşi, Hacıalipınar, İskaniye, Kızılsini, Koğa, Sanayi, Saray, Şehreküstü, Tüfekçidere, Yeni Cami mahalleleridir. Görüldüğü üzere, Çelebi’nin saydığı mahalle isimlerinden sadece Şehreküstü, Bahşi ve Yeni Cami mahalleleri bugün ismini korumaktadır. Evliya Çelebi’nin isimlerini zikrettiği camiler, aradan geçen yaklaşık 4 yüzyıl neticesinde bugüne ulaşamamıştır. Bazı mahallelerde özellikle 1943 depreminden bugüne kadar geçen sürede pek çok camii inşa edilse de, o günkü camilerin orijinal yapıları günümüzde mevcut değildir. Mesela, yazarın Davud Paşa Camii olarak ifade ettiği yapının Melikşah Gazi’nin kumandanları tarafından kiliseden çevrilerek cami yapıldığı rivayet edilmektedir. Bugün bu camii, Cuma Camii olarak bilinir ve ilçenin yaşlıları tarafından Cumhuriyet döneminde bugünkü hâline getirildiği anlatılır. Yine Sultan IV. Mehmet tarafından yaptırılan Avcı Sultan Mehmet Camii’nin de 1943 depreminde yıkılmış, 1956 yılında eski temellerin üzerine yeni bir camii inşa edilmiştir. Yazar, yukarıda Bülbül Hatun tarafından bir cami yaptırdığını söylemiştir; ancak bu bölümde bu camiden bahsetmemiştir. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi Bülbül Hatun Camii de, depremde yıkılmış ve sonraki yıllarda aynı temeller üzerine yeniden inşa edilmiştir. Yazar, şehirde üç bin yirmi adet kiremitli, içlerinde sular akan bağlı-bahçeli büyük saraylar ve halka ait evler olduğunu söylemektedir. Bu ifadelerden, Lâdik’in nüfusunun azımsanamayacak ölçüde fazla olduğunu tahmin etmek zor değildir. Yazarın “saray” olarak nitelendirdiği yerler kanaatimizce küçük, bahçeli evlerdir. Çelebi’nin sözünü ettiği Seyyid Ahmed-i Kebîr6 Tekkesi’nde yolcuların, dervişlerin ve tekkeyi ziyarete gelenlerin ağırlanmalarını sağlayacak bir biçimde oluşturulan evkaf, Osmanlı Devleti’nin toplumsal yapısı hakkında bir fikir vermesi açısından da ayrıca önem taşımaktadır. Evliye Çelebi’nin ismen belirtmediği önemli başka türbeler de vardır. Selçuklular döneminde yapıldığı tahmin edilen Dikilitaş Türbesi, Selçuklu kumandanlarından Sunullah Paşa adına yaptırılan Sunullah Paşa Türbesi, Karaabdal Köyü’nde bulunan Karaabdal Türbesi ve Hamit Köyü’nde bulunan Gülabdal Türbesi bunlardan bazılarıdır. Karaabdal ve Gülabdal’ın, Seyyid Ahmed-i Kebir’in kardeşi olduğuna dair rivayetler de mevcuttur. Burada belirtilen iki hamam bugün faaliyette değildir. Depremde yıkılan bu hamamlardan birisi restore edilmiş olup kullanılmamaktadır. Diğerinin ise kalıntıları mevcuttur. Hanlar ise depremde yıkılmıştır. O dönemde Lâdik’te dört yüz adet dükkân olması, ilçedeki ticari faaliyetlerin oldukça gelişmiş olduğu fikrini vermektedir. Seyahatname’nin aynı bölümünde eğitim-öğretim faaliyetlerinin genellikle camilerde, cami görevlileri tarafından yürütüldüğü anlaşılmaktadır. Camiler, sadecebir ibadet yeri değil, aynı zamanda bir ilim ve kültür yuvası olarak da faaliyet göstermektedir. Okumaya yeni başlayanlar için mekteb-i sıbyan-ı ebced denilen okullar vardır. On sekiz adet mekteb-i sıbyan-ı ebced olması da ilçede eğitim ve öğretimin çok ileri safhalarda olmasa da özellikle bugünkü temel eğitim kavramıyla mukayese edebileceğimiz bir eğitim faaliyetini görmek mümkündür. Evliya Çelebi’nin şehrin güney tarafında yer aldığını söylediği Ballıkaya suyu ile şehrin doğusunda bulunduğunu ifade ettiği Firenk Gözü adıyla bilinen derenin çevresi öncelikli mesire yerleri olarak gösterilir. Yazar, Hüseyin Paşa’nın Firenk Gözü deresinin kenarına büyük bir köşk yaptırdığını söylese de, bu köşkün bugün nerede olduğu bilinmemektedir. Ayrıca, yazara göre bu dereler şehrin içinden geçmekte, pek çok değirmene su kaynağı olmakta ve son olarak da Lâdik Gölü’ne dökülmektedir. Lâdik şehrinin içinden geçen bu tür bir dere bugün bulunmamaktadır. Eğer yazarın sözünü ettiği dereler, bugün şehrin dışında olan küçük dereler değilse, muhtemelen zamanla kurumuştur. Evliya Çelebi, Akpınarbaşı denilen yerde de, suyu buz gibi olan bir derenin etrafının eğlence yeri olarak kullanıldığını ve bu derenin şehrin dışındaki bahçeleri suladığını belirtir. Evliya Çelebi, Lâdik’in batı tarafında bir buçuk saat uzaklıkta yüce bir tepe kenarında kurulmuş olan Hıllaz adlı Müslüman köyü bulunduğunu söylemektedir. Yazara göre bu köyün yanından küçük bir nehir geçmekte ve bu nehir pek çok değirmene güç kaynağı olduktan sonra Kızılırmak’a karışmaktadır. Nehrin kenarında Hıllaz ılıcası vardır. Yazın çevre köylerden pek çok insan bu ılıcaya gelerek yıkanmakta ve baras (vücutta lekelerin çıktığı bir hastalık) ve ceres (uyuz) gibi hastalıklardan kurtulmaktadır. Çelebi’ye göre, bu ılıcadan akan sular Hıllaz nehrine karışarak Kızılırmak’a ulaşmaktadır.65 Evliya Çelebi’nin üzerinde durduğu ve bugün halk arasında da aynı isimle anılan Hıllaz, Hamamayağı Köyü’dür. Hamamayağı’nda küçük bir tepenin kenarında bulunan kaplıca bugün son derece modern bir sistemle çalışmaktadır. Ayrıca kenarında da güzel bir piknik ve eğlence alanı oluşturulmuştur. Evliya Çelebi’nin Hıllaz nehri olarak söz ettiği dere, Hıllaz’ın yaklaşık olarak 3 km uzağında Lâdik-Havza ilçe sınırındaki Teberoğlu Köyü’nden Tersakan Çayı’na; Tersakan Çayı da Amasya şehir merkezine yakın bir yerde Yeşilırmak’a dökülmektedir. Bu sebeple Evliya Çelebi’nin derenin Kızılırmak’a döküldüğü şeklinde verdiği bilgi yanlıştır. Ancak o günün şartlarında yapılabilecek bu tür hatalar hoş görülmelidir. Lâdik ilçe merkezin takriben 10 km doğusunda yer alan Lâdik Gölü, Evliya Çelebi’nin Lâdik’te en beğendiği yerlerden birisidir. Lâdik Gölü, günümüzde yüzen adacıklarıyla da meşhurdur. Evliya Çelebi’nin Lâdik ziyaretinde, günümüzde sayısı bir hayli azalan turna balığından yediği ve turna balığının lezzetini unutamadığı aşikârdır. Yazarın sözünü ettiği on bir adet balık türünün hangileri olduğunu bilmek mümkün değildir. Ancak gölde bugün bol miktarda bulunan tatlı su levreği, sazan, tahta balığı ve Evliya Çelebi’nin sözünü ettiği balık türlerinden olabilir. Lâdik Gölü çevresinde birbirinden güzel pek çok kuş çeşidini de görmek mümkündür. Yazar, Lâdik’e gelmeden önce Lâdik Gölü yakınında bulunan Hamitköy’e uğramış ve buradan “çemen zar-ı murg-zâr/kuşların bol olduğu bahçeler” olarak söz etmiştir. Son dönemlerde yörede yapılan araştırmalarda küçük sumru, ak kanatlı sumru, karabaş martı, kızkuşu, uzun bacak, yeşil düdükçün, yeşilbaş, leylek, karaleylek, gri balıkçıl, erguvani balıkçıl, alacabalıkçıl, küçük akbalıkçıl, gece balıkçılı gibi pek çok kuş türü tespit edilmiştir. Evliya Çelebi, Lâdik’te kendisine ikram edilen yiyeceklerden en beğendiklerine Seyahatnâmesi’nde yer vermiştir. Öncelikle sulu armuttan, Akdağ Yaylası çevresinde üretilen saf baldan söz eder; bu balın benzerinin olmadığını ve İstanbul’da yaşayan devlet ricaline hediye olarak da gönderildiğini söyler. Günümüzde Lâdik’te hem armut, hem de bal o dönemde olduğu kadar olmasa da yine meşhurdur. Özellikle yaz mevsiminde, çevre ilçelerden getirilen çok sayıda arı kovanını görmek mümkündür. Evliya Çelebi’nin Lâdik’te aklında kalan yiyeceklerden biri de memecik adı verilen ekmektir. Bugün yörede unutulmaya yüz tutmuş bu ekmek türü, unun içine süzme yoğurt, tuz ve su katılarak yapılır. Sac üzerinde pişirilen memecik, eritilmiş tereyağı ile yağlanarak servis yapılır. Yazarın, Seyahatnamede belirttiği yiyeceklerden sonuncusu kaymaktır. Yazarın anlattığına göre kaymak, Lâdik Gölü kenarında bulunan otuz köyde yapılmaktadır. Çok sert olan bu kaymağı ancak bıçakla kesmek mümkündür ve sakız gibi çiğnenerek yenmektedir. Yazar, bu kaymağın benzerinin sadece Bingöl Yaylası’nda yapıldığını söyler. Evliya Çelebi, Seyyid Ahmed-i Kebîr Türbesi, Yâvedûd Sultan Tekkesi, Hıdırlık, Balı Dede Tekkesi ve Gazi Tayyar Paşa Türbesi gibi ziyaret edilebilecek tekke ve türbelerden de söz eder. Bunların en meşhuru ve Çelebi’nin en fazla üzerinde durduğu Seyyid Ahmed-i Kebîr’in medfun bulunduğu türbedir. Evliya Çelebi, Seyyid Ahmed-i Kebîr’in, şeyhiyle birlikte 852/1448-49 tarihinde inşa ettikleri Eski Cami’de medfun olduğunu söylemektedir. Seyyid Ahmed-i Kebîr’in ürbesi bir mezarlık içindedir. Evliya Çelebi’nin sözünü ettiği cami, muhtemelen depremde yıkılmıştır. Şu an bu türbede 7 adet sanduka vardır. Ayrıca Evliya Çelebi, ikisinin de Orhan Gazi’nin âlimlerinden ve şeyhlerinden olduğunu söylemektedir. Oysa Orhan Gazi bu tarihten çok önce yaşamıştır. Bu tarih II. Murad’ın tahttaki son yıllarına denk gelmektedir. Dolayısıyla burada bir çelişki vardır. Şunu belirmeliyiz ki, Seyyid Ahmed-i Kebîr’in ne zaman yaşadığına dair kesin bilgi mevcut değildir. Eldeki bilgilerden çoğu burada olduğu gibi birbiriyle çelişmektedir. Kanaatimizce, ne zaman yaşadığı kesin olan olarak bilinemeyen Seyyid Ahmed-i Kebîr Er Rufâî’nin, Rufâî tarikatının kurucusu Seyyid Ahmed Er-Rufâî ile karıştırılmaktadır. Çünkü tarikatın kurucu olan Seyyid Ahmed-i Kebîr, 578 (M. 1182)’de vefat etmiştir. Lâdik’te medfun olan Seyyid Ahmed Er-Rufâî’nin hayatıyla ilgili bilgiler veren Sadi Bayram’ın ele aldığı Elvan Çelebi, İbn Battuta, Mustafa Ali gibi bazı yazarlara ait eserlerde ortak bir noktada buluşulamamıştır. Ancak onların verdiği bilgilerden Seyyid Ahmed Er-Rufâî’nin 14. yüzyılda yaşadığını çıkarmak mümkündür. Bayram’ın ifadelerine göre 1182’de vefat eden Seyyid Ahmed Er-Rufâî ile karıştırılmaması için ona Küçük (Kûçek) Seyyid Ahmed Er-Rufâî denmiştir. Küçük (Kûçek) Seyyid Ahmed Er-Rufâî’nin, tarikatın aynı isimdeki kurucusunun torunu olabileceği tahmin edilmektedir. Seyyid Ahmed Er-Rufâî’nin türbesi, günümüzde de ilçeden ve ilçe dışından gelen pek çok kişini ziyaretgâhı konumundadır. Bir hastalığa dûçâr olan, çocuğu olmayan, yeni evlenen pek çok kişi, bu büyük velînin türbesine gelerek dua etmektedir. Yörede, Seyyid Ahmet ve Kebire isimlerinin de oldukça yaygın olarak kullanıldığını söylemek mümkündür. Ladik Nahiyesi (16. yy.ın ikinci yarısındaki şekliyle de ladik kazası), 12 mahalleden oluşan bir kasaba ile etrafında yer alan 45 köyden müteşekkildi. Bunlardan bugün de Ladik'e bağlı bulunan İbi köyü bazı defterlerde Havza'ya tabi görünmektedir. Bu haliyle Ladik klasik Osmanlı döneminde mütevazı boyutlarda bir kaza mahiyetindedir. Yine klasik dönemde Amasya'nın şehzade sancağı idi ve Ladik de bu sancak içinde yer alan bir kaza olarak hiç şüphesiz idari açıdan bu durumdan etkilenmiştir. Ladik'teki malikone ve divani gelirlerinin bir kısmının zaman içerisinde, İkinci Bayezid'ın eşi ve Amasya'da sancakbeyi olan Şehzade Ahmed'in annesi Bülbül Hatun, Büyük Kapı Ağası Hüseyin Ağa ve Kızlarağası Firuz Ağa gibi şahsiyetlerin eline geçmesi bunun göstergesidir. 1903 Sivas Vilayet Salnamesi’ne göre Ladik’te yaşayan 15.942 kişiden 2.107’si Rum, 222’si Ermeni’dir. Soteriadis’e göre ise 1912’de Ladik’te 31.995’i Türk, 6.602’si Rum, 8.420’si Ermeni olmak üzere 47.017 kişi yaşamaktaydı[9]. 1317 (1899) tarihli Maarif Salnamesi’ne göre Ladik’te bir adet Rüştiye bulunmaktaydı. Lâdikli Rumlar, Müslümanlara oranla az sayıda olmalarına karşın Sokrad, Sarı Pavli, Samsunlu Estil, Rum Dimyet, Kode Çavuş liderliğinde çeteler oluşturarak kırsal alanda etkili olmuşlar 1918-20 yılları arasında jandarma ve Müslüman köyleri ile çok sayıda çatışmaya girmişlerdir. Lâdik kazası askeri bölge kumandanlığı tarafından tutulan kayıtlara göre Rum çeteleri Çakırgümüş köyü imamı ve iki arkadaşının, Lâdik jandarma neferlerinden Tatlıcak köylü Osman’ın, Yaban Alaca köyü üstünde öldürülmesi, Köprü’den Lâdik’e gelmekte olan Yüzbaşı Aziz Efendi’nin, İhsaniye köyünden Kurbanoğlu İsmail ve köyden Hacı Kerimoğlu Kurban ve Allahverdioğlu Meded’in, 25 Haziran 1921 tarihinde Karaabdal nahiyesinden Çobanoğlu Ahmet’in, ot biçen köylülere muhafızlık eden Jandarma Sait’in, 20 Temmuz 1921 tarihinde öküz otlatmakta olan Kürtler köyünden Alişan’ın karısının, pusuya düşürülen Jandarma Bilal oğlu Mahmut’un, Ömer Hafız Çiftliği köyünde çiftlik sahibi Mehmet Çavuş’un harmancılarından Kahramanoğullarından Hüseyin oğlu Hasan, Hüseyin oğlu Aşur; Tercanoğullarından Mehmet oğlu Hüseyin’in, 22 Ağustos 1921’da Karaabdal nahiyesinde yaya jandarma askerlerinden Ünyeli Musa oğlu Musa ve görevli olan beş arkadaşının, 1 Eylül 1921’de Deliahmetoğlu köyünden Süleyman Ağa’nın torunu Şevket’in, Çakıllı’nın Lazarmut köyünden Rumlar tarafından dağa kaldırılan 10 kişiden 2 erkek ve 3 kadının, 24 Eylül 1923’de Kavak’ın Tekkecik köyünden kayıp olan hayvanlarını aramak üzere giden köy halkından Topal Mahmut ile Çakır’ın, Eylül 1921’de Lâdikli Nuri Usta, Havzalı Çerkez Murat ve kim olduğu bilinemeyen bir çocuğun, 24.10.1921’de Tüfekçidere köyünden 2 erkek ile 1 kız çocuğunun, 25 Ekim 1921’de Tatlıcak köyünden Deli Seyit’in, 27 Mart 1919’da Elfeli köyünün basılarak Mustafa’nın, 1 Nisan 1919’da Cüce köyünün basılıp Osman oğlu Satılmış’ın, 15 Temmuz 1919’da Aladon köyünden Emin oğlu Mustafa’nın, 31 Temmuz 1919’da Şıhlı köyünden Mustafa’nın, 22 Temmuz 1919’da Kabacagöz köyünden Çerkez Nuri’nin kimi zaman kurşun kimi zaman balta ve diğer kesin aletlerle insanlık dışı yöntemlerle katledilmesi gibi eylemleri gerçekleştirmiş, sık sık Müslüman köylülerin para, tahıl ve büyükbaş hayvanlarını gasp etmiştir. Bölgedeki en büyük yerel eylem ise 31 Ağustos 192 Çarşamba günü Küpecik köyünde gerçekleşmiş, Kara Muçe, Küpecik köyünden Çakır, Kara İtsel ve emirlerindeki 80 silahlı ve 100 kadar silahsız çetecinin 150 hanelik köyü ateşe vererek 5 erkek, 1 kadın alevler arasında kalıp yanmasına, kaçmaya çalışan 7 erkek ve 3 kadın açılan ateş sonucu ölmesine sebep olmuş, ayrıca 2 kadın dağa kaçırılmış, köylülerin 21.920 ölçek tahılı yağmalanmış veya yakılmış, 159 baş çiftlik hayvanı gasp edilmiştir. 19. yüzyıl sonlarında Sivas Vilayeti’nin Amasya Sancağı’na bağlı olan Ladik, 1925’te Amasya’dan ayrılarak Samsun’a bağlanmıştır. 26 Kasım 1943’ü 27 Kasım 1943’e bağlayan gece yarısı saat 01.23 ile 02.25 saatleri arasında merkezi Lâdik civarında olan ve önemli yerleşim merkezlerinde hissedilen üç deprem meydana gelmiştir (Ulus, 27 Sonteşrin 1943: 1). Bu deprem sonucu Erbaa- Bayramören arasında takribi 280 km uzunluğunda yüzey faylanması meydana gelmiştir (Emre ve Diğerleri: 1). Bu deprem yüzünden 4.016 vatandaşımız ölmüş, 4.471 insanımız yaralanmış ve 23.785 ev yıkılmıştır (TBMM Zabıt Ceridesi, 13 Aralık 1943: 44)Osmanlı’dan kalan Bedesten ve Tarihi Çarşı da bu depremle yıkılmış, İlyas kaplıcaları ve tarihi hamam varlığını sürdürmüştür. Elektrik şebekesi 1950’de İller Bankası tarafından kurulan, 1956’da su şebekesi modernize edilen Ladik kasabası kaplıcalarıyla ünlü olmasına karşın önemli bir turizm merkezi olmamıştır. Gerek Ladik kent merkezinden gerekse toplu yerleşim düzenine sahip ova köylerinden oluşan kırsalından sürekli dış göç verilmiş olup, ilçe nüfusu da bu yüzden 1950’de 23.288 (5.099 kent, 18.189 köyler) iken neredeyse hiç artmadan 1960’da 25.785, 1970’de 29.104, 1980’de 29.605, 1990’da 26.697, 2000’de 22.041, 2009’da 18.022 (8.316 kent, 9.706 köyler) şeklinde seyretmiştir.
KAYNAKLAR
Amasyalı Abdizade Hüseyin Hüsameddin Efendi, Amasya Tarihi, C. IV, İstanbul, İstanbul Necm-i İstikbal Matbaası, 1927. Bahadır Alkım,“ Samsun Bölgesi Çalışmaları”, Türk Arkeoloji Dergisi, Ankara, 1975. Komisyon, Lâdik, Samsun, Lâdik Kaymakamlığı Yayınları, 2003. M. Çağatay Uluçay, Padişahların Kadınları ve Kızları, Ankara, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1985. Özhan Öztürk, Pontus: Antik Çağ’dan Günümüze Karadeniz’in Etnik ve Siyasi Tarihi (Genişletilmiş 3. Baskı). Nika Yayınları. Ankara, 2016 Recep Arslan, 1943 Ladik Depremi, Yıl 2020, Cilt: 10 Sayı: 1, 143 - 160, 30.03.2020, Dergipark Akademik. Sadi Bayram, “Lâdik ve Seyyid Ahmed-i Kebir Er-Rufâî Hazretleri”, Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, Sy. 74, İstanbul, 1991. Turgut Akpınar, ‘‘Amasya Tarihi’’, İslam Ansiklopedisi, C.III, İstanbul, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 1985. Yusuf Yücel, Bütün Yönleriyle Lâdik, Samsun, Aksiseda Matbaası, 1987. Zekeriya Kurşun, Seyit Ali Kahraman, Yücel Dağlı, Evliya Çelebi, Seyahatname, , C.II, İstanbul, Yapı Kredi Yayınları, 1999. 1317 (1899) tarihli Maarif Salnamesi
|
|
9 kez okundu
YorumlarHenüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın |