• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
    • Görsel Destekli Tarih Videoları Sesli Tarih Menüsünde
    • Özgün Tarih Materyalleri
    • Tarihi Fıkralar
    • Tarih Yazılısından İnciler
    • Tübitak Tarih Proje Örnekleri
    • Sınavlar Bölümünde Bilgilerinizi Test Edebilirsiniz
    • Peygamberimizin Hayatı ve Örnek Ahlakı
    • KPSS Sunuları Yenileniyor
    • Bulmacalarla Tarih Öğreniyorum
    • Tarih Sunuları için tıklayınız.
    • En güncel tarih sunuları burada.
Üyelik Girişi
Site Haritası
Takvim

Kişisel Gelişim

 

Vermekten korkmayın, eğer gönülden veriyorsanız,hiç bir zaman çok fazla vermiş olmazsınız.
LEO BUSCAGLIA

 

Hayata Dair

İmkanlarının altında yaşa

Bol bol gülümse, hem maliyeti sıfırdır hem de bedeline paha biçilmez.

İnsanların adlarını hatırla.

Asla birilerinin umudunu kırma. Belki de sahip oldukları tek şey odur.

Karının en iyi arkadaşı ol!

İlk izlenimlerine güvenme.

Arkadaşlarına borç verirken ihtiyatlı davran, ikisini de kaybedebilirsin.

Kaybedecek hiçbir şeyi kalmamış insanlardan uzak dur.

Köprüleri atma. Aynı nehri kaç kez daha geçmek zorunda kalacağına şaşıracaksın.

Büyük sözler vermekten korkma;ama yerine de getir.

Hüküm vermeden önce her iki tarafı da dinle.

Zarif ol. Kimseyi bile bile kendinden soğutma.

Birisine seni seviyorum deme fırsatını kaçırma.

Kimse tek başına başaramaz; sana yardımcı olanlara minnet duy.

Zamanı ve sözleri dikkatsizce kullanma. İkisi de geri alınamaz.

İnsanlara değerlerini hissettirebileceğin fırsatları kolla.

Güzel giyinmek için çok uğraştığını bildiğin birine “Harika görünüyorsun” de.

Şükret.

Başladığın her işi bitir.

Hiç kimsenin sözünü kesme.

Seni ziyaretleri gelenleri ayakta karşıla.

Telefonu coşkulu ve dinamik bir sesle aç.

Anne ve babanın kahkahalarını banda kaydet.

Ölmeden önce kendine bir mezar yeri satıl al ve sık sık oraya git.

Keşke sözcüğü yerine bir daha ki sefere demeyi dene.

Misafirlikte yemeği övmeyi unutma.

Karnın açken asla yiyecek-içecek alışverişine çıkma. Gereğinden fazlasını alırsın.

Unutma!Bir insanın en derin duygusal ihtiyacı, takdir edildiğini hissetmesidir.

Yaşlan;ama paslanma.

İyi bir avukat, muhasebeci ve tesisatçıya ahbap ol.

 

 

ÜMİDİNİ KAYBETMİŞ OLANIN, KAYBEDECEK BAŞKA ŞEYİ YOKTUR.  Boise

 

“Çok şey öğrendik”

 

Thomas Edison,elektrik ampulünü çalıştırmak için tam iki bin farklı madde denemiş ,ama hiçbirisi işe yaramamıştı. Bilim adamının yardımcısı aylar süren bu çabaları sızlanarak şikayet etti.

“Bütün emeğimiz boşa gitti.Hiçbir şey elde edemedik.”

Edison,kendinden emin bir sesle cevapladı yardımcısını:

“Hayır!Çok uzun bir yol kat

ettik ve çok şey öğrendik. İyi bir ampulün çalışması için iki bin maddenin kullanılamayacağını öğrendik!”

 

“Tanrım,değiştirilebilen ve değişmesi gereken şeyleri değiştirme cesaret ve gücünü,değiştirilemeyecek şeyleri olduğu gibi kabul etme olgunluğunu ve ikisi arasındaki farkı anlayabilecek bilgeliği bana ver.”

Motivasyon Fıkrası

Kırmızı gömlek ,kahverengi

Pantolon

Bir hazine gemisi yol alırken ,tayfa başı bağırır,”Bir korsan gemisi yaklaşıyor. ”Endişeyle sorar: “Kaptan ne yapacağız.”  Kaptan, ”çabuk bana,kaptan köprüsünden kırmızı gömleğimi getir.”diye emreder.Kırmızı gömleğini giyen kaptan,cesur görüntüsüyle tayfalara da cesaret verir,çıkan çatışmada hiç yaralı ve ölü vermeden korsanları püskürtürler.                Ertesi gün gemisi yol alırken,tayfa başı bağırır,”iki korsan gemisi yaklaşıyor.” Yine endişeyle sorar:”Kaptan ne yapa-cağız.” Kaptan,”Çabuk bana,kaptan köprüsünden kırmızı gömleğimi getir.” diye emreder. Tayfa başının gözleri ışıl-dar,kahraman kaptanın cesaretine, soğukkanlılığına hayran olur.Çıkan çatış-mada her iki tarafta kayıplar verir. Akşam kurtulanların yaptığı kutlamada tayfa başı kaptana sorar.: ”Kaptan,bu kırmızı gömleğin sırrı nedir?”Kaptan cevap verir:”Eğer yaralanırsam ,gömleğimde kan lekesi görünmez,bu saldırana başarısızlık hissi verirken,tayfaların da cesareti kırılmaz,tayfalar korkusuzca savaşmaya devam eder.”

   Bir hafta sonra hazine gemisi yol alırken,tayfalar bağırırlar,”8 korsan gemisi  yaklaşıyor.”“Kaptan ne yapacağız.” Endişeyle yüzü sararan kaptan:”Tayfa başı,çabuk kahverengi pantolonumu getir.”

 

 

BAKIŞ AÇISI

Hayat ne verir?

Hayatta başarılı olmuş yaşlı bir adama gençler:

-Hayatın bize azami başarı ve mutluluk olması için ne yapmalıyız? diye sormuşlar.

-Sizin bu sorunuz,bana tek ineği olan köylüyü hatırlattı.Bir gün o

köylüye birisi sordu:

-İneğin ne kadar süt veriyor?

-Köylü şu cevabı verdi.

-İneğim süt vermez. Sütü ondan sizin almanız gerekir.

Karanlığa Küfretmek Yerine Bir Mum Yakmak

Afrika yerlileri arasında hizmet etmek üzere,her türlü rahatlık ve konforu terk eden genç doktoru,yakınları yolundan çevirmek için dil döküyorlardı.

-Sen orada koca bir milletin çektiği ızdıraplara karşı,tek başına ne yapabilirsin ki?

 Sen o muazzam insan denizinin ortasında kaybolup gideceksin.Onlardaki salgın hastalıkları önlemek için ,elinden gelir? Savaşı ,açlığı,su baskınlarını nasıl durdurabilirsin? diyorlardı.

   İdealist genç doktor,kendini hizmet yolundan döndürmek isteyen yakınlarına şu düşündürücü cevabı vermişti:

-Ben,çevrem karanlık olduğu zaman,karanlığa küfretmem.Hemen kandilimi yakarım.

Fiziki Eksikliklerini Dert Etmeden Çalış

 

  Kör ve sağır olmasına rağmen,Bayan Keller,

 ünlü bir yazar ve hatip olmuştu.

  Hayatı acı ve ıstıraplar içinde geçmesine rağmen o yılmadan çalışmıştı.Hatta Redcliffe

Koleji’ni en üstün derece ile bitirmişti.

   Bayan Keller,derin bir mizah kabiliyetine de

sahipti.

   Bir gün Harvard Üniversitesi’nde gençlere hitabına şu sözlerle başlamıştı:

-Siz gençler,benden çok daha talihli insanlar-sınız. Zira bendeki bir eksiklik hiç birinizde yok.

  Harvardlı gençler,hatip kadının körlük ve sağırlığını kastettiğini zannederek son derece üzülmüşlerdi ki,Bayan Keller sözlerine şu cümle ile devam etmişti:

-Çünkü benim dişlerim takma...

Ve gençler,Bayan Keller’i çılgınca alkışlamışlardı.

Mısır’da Eski Bir Tapınak Yazıtı

Gürültü-patırtının arasında sükunetle dolaş; sessizliğin içinde bulunduğunu unutma. Başka türlü davranmak açıkça gerekmedikçe herkesle dost olaya çalış. Sana bir kötülük yapıldığında verebileceğin en iyi karşılık unutmak olsun. Bağışla ve unut. Ama kimseye teslim olma. İçten ol; telaşsız, kısa ve açık seçik konuş. Başkalarına da kulak ver. Aptal ve cahil oldukları zaman bile dinle onları;çünkü dünyada herkesin bir öyküsü vardır.

      Yalnız planlarının değil, başarılarının da tadını çıkarmaya çalış. İşinle ne kadar küçük olursa olsun ilgilen; hayattaki dayanağın odur. Seveceğin bir iş seçersen yaşamında bir an bile çalışmış ve yorulmuş olmazsın. İşini öyle sev ki,başarıların bedenini ve yüreğini güçlendirirken verdiklerinle de yepyeni hayatlar başlatmış olacaksın.

       Olduğun gibi görün ve göründüğün gibi ol. Sevmediğin zaman sever gibi yapma. Çevrene önerilerde bulun , ama hükmetme. İnsanları yargılarsan onları sevmeye zamanın kalmaz. Ve unutma ki, insanlığın yüzyıllardır öğrendikleri, sonsuz uzunlukta bir kumsaldaki tek bir kum taneciğinden daha fazla değildir.

        Aşka burun kıvırma sakın; o çöl ortasındaki yemyeşil bir bahçedir. O bahçeye layık bir bahçıvan olmak için her bitkinin sürekli bakıma ihtiyacı olduğunu unutma.

        Kaybetmeyi ahlaksız bir kazanca tercih et. İlkinin acısı bir an, ötekinin vicdan azabı bir ömür boyu sürer. Bazı idealler o kadar değerlidir ki, o yolda mağlup olman bile zafer sayılır. Bu dünyada bırakacağın en büyük miras dürüstlüktür.

        Yılların geçmesine öfkelenme;gençliğe yakışan şeyleri gülümseyerek teslim et geçmişe. Yapamayacağın şeylerin yapabileceklerini engellemesine izin verme. Rüzgarın yönünü değiştiremediğin zaman ,yelkenlerini rüzgara göre ayarla. Çünkü dünya, karşılaştığın fırtınalarla değil, gemiyi limana getirip getirmediğinle ilgilenir.

Ara sıra isyana yönelecek olsan da hatırla ki,evreni yargılamak imkansızdır. Onun için kavgalarını sürdürürken bile kendi kendinle barış içinde ol.

        Hatırlar mısın doğduğun zamanları: Sen ağlarken herkes sevinçle gülüşüyordu. Öyle bir ömür geçir ki,herkes ağlasın öldüğünde ,sen mutlulukla gülümse. Sabırlı ,sevecen ,erdemli ol. Eninde sonunda bütün servetin sensin. Görmeye çalış ki, bütün pisliğine ve kalleşliğine rağmen dünya yine de insanoğlunun biricik güzel mekanıdır.

 

                         XSENTIUS M.Ö.IX.YY.

Bir anneden...

 

“Sadece bu sabah için, içimden ağlamak geldiği halde yüzünü gördüğümde gülümseyeceğim.

  Sadece bu sabah için, ne giymek istediğinin seçimini sana bırakacağım ve gülümseyerek ne kadar yakıştığını söyleyeceğim.

  Sadece bu sabah, çamaşırları yıkamaktan vazgeçip seninle parkta oynamaya gideceğim.

  Öğleden sonra telefonun fişini çekip bilgisayarları kapatacağım ve arka bahçede oturup seninle köpükten balonlar uçuracağım.

   Bu öğleden sonra dondurma arabası için çığlıklar attığında sana hiç kızmayacağım ve gelirse bir tane alacağım.

   Bu öğleden sonra kurabiye pişirirken bana yardım etmene izin vereceğim ve tepende dikilip düzeltmeye çalışmayacağım.

   Bu gece seni kollarımda tutacağım ve nasıl doğduğunu, seni ne kadar sevdiğimi anlatacağım.

   Bu gece küvette suları sıçratmana izin vereceğim ve sana hiç kızmayacağım. Bu gece geç saate kadar oturmana ve balkonda oturup yıldızları saymana izin vereceğim.

   Bu gece yanına uzanıp, en sevdiğim TV programlarını bir kenara bırakacağım.

   Bu gece sen dua ederken parmaklarımı saçlarında dolaştırıp, bana en büyük armağanı verdiği için Tanrı’ya şükredeceğim.

   Kayıp çocuklarını arayan anne ve babaları düşüneceğim.

   Yatak odaları yerine çocuklarının mezarlarını ziyaret edenleri ve hastane odalarında donuk bakışlarla , daha fazla içlerinde tutamadıkları çığlıklarıyla hasta çocuklarını seyreden anne ve babaları düşüneceğim.

   Ve bu gece yanağına iyi geceler öpücüğü kondurduğumda seni biraz daha sıkı ve biraz daha uzun tutacağım kollarımda. Tanrı’ya senin için teşekkür edip, bize yalnızca bir gün vermesi için yakaracağım.

   Ben 29 yaşında bir anneyim. Tanrı bize bir çocuk verdi.Kızımızın ismi ‘Rachel ve 10 yaşında. Kısa bir süre önce doktorlar kızımıza beyin kanseri teşhisi koydular.

 

Louis Pasteur öğrencilerine hep şu tavsiyelerde bulundu:

  “Çalışın ve dört elle sarıldığınız işi bırakmayın. İnsan çalışmaya alışınca onsuz yaşayamaz. Çok çalışmak gerek. Dünyada her şey çalışmaya bağlıdır. Hangi mesleği seçerseniz seçin, daima yüksek bir hedefiniz olsun.

Büyük insanları ve büyük eserleri seviniz. Onları kendinize örnek edininiz.”                                                                               

 

 

Bir Kese İnci

 

Basra mücevhercileri bir araya toplanmıştı. İçlerinden biri başından geçen bir olayı şöyle anlattı:

“Bir zaman çölde yolumu kaybetmiştim. Yanımda yiyecek ve içecek hiçbir şey kalmamıştı. Tam hayattan ümidimi kestiğim sırada içi dolu bir kese buldum. Bunu kavrulmuş buğday sandığım andaki zevki ve sevinci , inci olduğunu öğrenince de duyduğum acıyı ve hüznü hiçbir zaman unutamam..”

“Kuru  çöllerde, kumların ortasında susuzun ağzında inci olmuş, sedef olmuş, ne çıkar? Azıksız adamda ha altın olmuş ha saksı kırığı!”

 

 Bir Küçük Tebessüm.


Küçük kız, hüzünlü bir yabancıya gülümsedi.
Bu gülümseme adamın kendisini daha iyi hissetmesine sebep oldu.
Bu hava içinde yakın geçmişte kendisine yardım eden bir dosta teşekkür etmediğini hatırladı.
Hemen bir not yazdı, yolladı.
Arkadaşı bu teşekkürden o kadar keyiflendi ki, her öğlen yemek yediği lokantada garson kıza yüklü bir bahşiş bıraktı.
Garson kız ilk defa böyle bir bahşiş alıyordu.
Akşam eve giderken, kazandığı paranın bir parçasını her zaman köşe başında oturan fakir adamın şapkasına bıraktı.
Adam öyle ama öyle minnettar oldu ki; iki gündür boğazından aşağı lokma geçmemişti.
Karnını ilk defa doyurduktan sonra, bir apartman bodrumundaki tek odasının yolunu ıslık çalarak tuttu.
Öyle neşeliydi ki, bir saçak altında titreşen köpek yavrusunu görünce, kucağına alıverdi.
Küçük köpek gecenin soğuğundan kurtulduğu için mutluydu.
Sıcak odada sabaha kadar koşuşturdu.
Gece yarısından sonra apartmanı dumanlar sardı.
Bir yangın başlıyordu. Dumanı koklayan köpek öyle bir havlamaya başladı ki, önce fakir adam uyandı, sonra bütün apartman halkı.
Anneler, babalar dumandan boğulmak üzere olan yavrularını kucaklayıp, ölümden kurtardılar.

Bütün bunların hepsi, beş kuruşluk bile maliyeti olmayan bir TEBESSÜMÜN sonucuydu.

Hepimiz aslında çatlak kovalarız.


Hindistan'da bir sucu, boynuna astığı uzun bir sopanın uçlarına taktığı iki büyük kovayla su taşırmış. Kovalardan biri çatlakmış. Sağlam olan kova her seferinde ırmaktan patronun evine ulaşan uzun yolu dolu olarak tamamlarken, çatlak kova içine konan suyun sadece yarısını eve ulaştırabilirmiş.

Bu durum iki yıl boyunca her gün böyle devam etmiş. Sucu her seferinde patronunun evine sadece 1,5 kova su götürebilirmiş.
Sağlam kova başarısından gurur duyarken, zavallı çatlak kova görevinin sadece yarısını yerine getiriyor olmaktan dolayı utanç duyuyormuş.

İki yılın sonunda bir gün çatlak kova ırmağın kıyısında sucuya seslenmiş:
"Kendimden utanıyorum ve senden özür dilemek istiyorum."
"Neden?..."
diye sormuş sucu.
"Niye utanç duyuyorsun?..."
Kova cevap vermiş:
"Çünkü iki yıldır çatlağımdan su sızdığı için taŞıma görevimin sadece yarısını yerine getirebiliyorum. Benim kusurumdan dolayı sen bu kadar çalışmana rağmen, emeklerinin tam karşılığını alamıyorsun."
Sucu söyle demiş:
"Patronun evine dönerken yolun kenarındaki çiçekleri fark etmeni istiyorum."
Gerçekten de tepeyi tırmanırken çatlak kova patikanın bir yanındaki yabani çiçekleri ısıtan güneşi görmüş.
Fakat yolun sonunda yine suyunun yarısını kaybettiği için kendini kötü hissetmiş ve yine sucudan özür dilemiş.
Sucu kovaya sormuş:

"Yolun sadece senin tarafında çiçekler olduğunu ve diğer kovanın tarafında hiç çiçek olmadığını fark ettin mi?... Bunun sebebi benim SENİN KUSURUNU BİLMEM ve ONDAN YARARLANMAMDIR. Yolun senin tarafına çiçek tohumları ektim ve her gün biz ırmaktan dönerken sen onları suladın. İki yıldır ben bu güzel çiçekleri toplayıp onlarla patronumun sofrasını süsleyebildim. Sen böyle olmasaydın, o evinde bu güzellikleri yaşayamayacaktı."
* * * * *
Hepimizin kendimize özgü kusurları vardır.
Hepimiz aslında çatlak kovalarız.
Büyük planda hiçbir şey ziyan edilmez.
Kusurlarınızdan korkmayın. Onları sahiplenin.
Kusurlarınızda gerçek gücünüzü bulduğunuzu bilirseniz eğer, siz de güzelliklere sebep olabilirsiniz

Herkes kendi kurduğu evde yaşar.

Yaşlı bir marangozun emeklilik çağı gelmişti. İşveren müteahhidine, çalıştığı konut yapım işinden ayrılmak ve eşi, büyüyen ailesi ile birlikte daha özgür bir yaşam sürmek tasarısından söz etti. Çekle aldığı ücretini elbette özleyecekti. Emekli olmak ihtiyacındaydı, ne var ki.

Müteahhit iyi işçisinin ayrılmasına üzüldü. Ve ondan, kendine bir iyilik olarak, son bir ev daha yapmasını rica etti. Marangoz kabul etti ve işe girişti, ne var ki gönlünün yaptığı işte olmadığını görmek pek kolaydı. Baştan savma bir işçilik yaptı ve kalitesiz malzeme kullandı. Kendini adamış olduğu mesleğine böyle son vermek ne talihsizlikti!..

İşini bitirdiğinde, işveren, evi gözden geçirmek için geldi.
Dış kapının anahtarını marangoza uzattı. "Bu ev senin" dedi,"sana benden hediye".
Marangoz şoka girdi. Ne kadar utanmıştı!

Keşke yaptığı evin kendi evi olduğunu bilseydi! O zaman onu böyle yapar mıydı! Bizim için de bu böyledir. Gün be gün kendi hayatımızı kurarız. Çoğu zamanda, yaptığımız işe elimizden gelenden daha azını koyarız. Sonra da, şoka girerek, kendi kurduğumuz evde yaşayacağımızı anlarız. Eğer tekrar yapabilsek, çok daha farklı yaparız. Ne var ki, geriye dönemeyiz.

Marangoz sizsiniz. Her gün bir çivi çakar, bir tahta koyar ya da bir duvar dikersiniz.
"Hayat bir kendin yap tasarımıdır"
demiştir biri. Bugün yaptığınız davranış ve seçimler, yarın yaşayacağınız evi kurar. Öyle ise onu akıllıca kurun.,

 

Gerçek sevgi.


Bir gün sormuşlar ermişlerden birine:
"Sevginin sadece sözünü edenlerle, onu yaşayanlar arasında ne fark vardır?"
Bakın göstereyim demiş, ermiş. Önce sevgiyi dilden gönüle indirememiş olanları çağırarak onlara bir sofra hazırlamış.

Hepsi oturmuşlar yerlerine. Derken tabaklar içinde sıcak çorbalar gelmiş ve arkasındanda derviş kaşıkları denilen bir metre boyunda kaşıklar.
"Ermiş bu kaşıkların ucundan tutup öyle yiyeceksiniz" diye bir de şart koymuş.
Peki demişler ve içmeye teşebbüs etmişler. Fakat o da ne? Kaşıklar uzun geldiğinden bir türlü döküp saçmadan götüremiyorlar ağızlarına.

En sonunda bakmışlar beceremiyorlar, öylece aç kalkmışlar sofradan.
Bunun üzerine şimdi demiş ermiş, sevgiyi gerçekten bilenleri çağıralım yemeğe.

Yüzleri aydınlık, gözleri sevgi ile gülümseyen ışıklı insanlar gelmiş oturmuş sofraya bu defa. "Buyurun" deyince, her biri uzun boylu kaşığını çorbaya daldırıp, sonra karşısındaki kardeşine uzatarak içirmiş. Böylece her biri diğerini doyurmuş ve şükrederek kalkmışlar sofradan işte demiş ermiş, 'kim ki gerçek sofrasında yalnız kendini görür ve doymayı düşünürse,o aç kalacaktır. Ve kim kardeşini düşünür de doyurursa o da kardeşi tarafından doyurulacaktır şüphesiz ve şunu da unutmayın, gerçek pazarında alan değil, veren kazançtadır daima.

 

 

Geleceğini biliyordum!


Savaşın en kanlı günlerinden biri. Asker, en iyi arkadaşının az ileride kanlar içinde yere düştüğünü gördü.
İnsanın başını bir saniye bile siperin üzerinde tutamayacağı ateş yağmuru altındaydılar.
Asker teğmene koştu ve:
- Teğmenim. Fırlayıp arkadaşımı alıp gelebilir miyim?..
Delirdin mi? der gibi baktı teğmen...
- Gitmeye değer mi?. Arkadaşın delik deşik olmuş. Büyük olasılıkla ölmüştür bile.. Kendi hayatını da tehlikeye atma sakın..
Asker ısrar etti ve teğmen "Peki " dedi.. "Git o zaman.."
İnanılması güç bir mucize. Asker o korkunç ateş yağmuru altında arkadaşına ulaştı. Onu sırtına aldı ve koşa koşa döndü. Birlikte siperin içine yuvarlandılar. Teğmen, kanlar içindeki askeri muayene etti.. Sonra onu sipere taşıyan arkadaşına döndü:
- Sana değmez, hayatını tehlikeye atmana değmez, demiştim. Bu zaten ölmüş..
- Değdi teğmenim, dedi asker..
- Nasıl değdi? dedi teğmen. Bu adam ölmüş görmüyor musun?..
- Gene de değdi komutanım. Çünkü yanına ulaştığımda henüz sağdı..
Onun son sözlerini duymak, dünyaya bedeldi benim için..
Ve arkadaşının son sözlerini hıçkırarak tekrarladı:
- Jim!.. Geleceğini biliyordum!.. demişti arkadaşı... Geleceğini biliyordum..

İki kahve, biri askıda.


Ünlü İtalyan sinema sanatçısı Vittorio de Sica bir TV röportajında anlatıyor :
İtalya' da Napoli' nin kenar mahallelerinden birinde, bir Cafe-Bar da, espressolarımızı içiyoruz.
İçeri giren müşterilerden biri, barmene "due caffee, uno sospeso" (iki kahve, biri askıda) diyor, iki kahve parası veriyor, bir kahve içip gidiyor, barmen de tezgahın üzerinde asılı duran çiviye bir küçük kağıt asıyor.
Biraz sonra iki kişi içeri giriyor: "due caffee e un sospeso" (iki kahve ve bir askıda) diyorlar, üç kahve parası verip, iki kahve içip gidiyorlar, barmen gene bir küçük kağıt daha asıyor tezgahın üstündeki çiviye...
Bunun gün boyu böyle sürdüğü anlaşılıyor.
Derken üstü başı biraz eski, püskü, belli ki fakir biri bardan içeri girdi, barmene "un caffee sospeso" (askıdan bir kahve) dedi, ve barmenin hazırladığı kahveyi içip, para ödemeden çıkıp gitti. Barmen de tezgahın üzerine asmış olduğu kağıtlardan bir tanesini aşağı indiriverdi...

Tahta Perdedeki Çivi


Kötü karakterli bir genç varmış. Bir gün babası ona çivilerle dolu bir torba vermiş.
-Arkadaşların ile tartışıp kavga ettiğin zaman, her seferinde bu tahta perdeye bir çivi çak demiş.
Genç, birinci (ilk) günde tahta perdeye 37 çivi çakmış.
Sonraki haftalarda kendi kendini kontrol etmeye çalışmış ve geçen her günde daha az çivi çakmış.
Nihayet bir gün gelmiş ki hiç çivi çakmamış.
Babasına gidip söylemiş. Babası onu yeniden tahta perdenin önüne götürmüş. Gence:
-Bugünden başlayarak tartışmayıp kavga etmediğin her gün için tahta perdelerden bir çivi çıkart (sök) demiş.
Günler geçmiş. Bir gün gelmiş ki bütün çiviler çıkarılmış.
Babası ona :
-Aferin iyi davrandın ama bu tahta perdeye dikkatli bak. Artık çok delik var. Artık geçmişteki gibi güzel olmayacak demiş.
Arkadaşlarla tartışıp kavga edildiği zaman kötü kelimeler söylenilir.
Her kötü kelime bir yara (delik) bırakır. Arkadaşına bin defa kendisini affettiğini söyleyebilirsin ama bu delik aynen kalacak(kapanmayacak). Bir arkadaş ender bir mücevher gibidir. Seni güldürür yüreklendirir sen ihtiyaç duyduğunda yardımcı olur seni dinler sana yüreğini açar demiş.

Zombi

Haitili zenginlerden biri, bulduğu ilacı bazı kimselere içirirmiş.
Bu ilacı içenler kendilerinden geçip, derin bir uykuya dalarmış.
Öyle bir uyku ki, onları gören öldü zannedermiş.
Yakınları ağlar, sızlar nihayet götürüp ölülerini mezara bırakırlarmış.
İlacı bulan zengin de gidip mezarı açar ve kurbanını evine getirirmiş.
Ya ilacın tesiri geçince veya bir başka ilaçla baygın adam uyandırılırmış.
Fakat bu adam mazisini hatırlayamadığı gibi düşünemezmişde. Bir çeşit robot olurmuş.

Bunlara ZOMBİ denirmiş.

Menfaatine düşkün zengin adam, böyle zavallılardan, bir işçi grubu meydana getirmiş, bunları pirinç tarlalarında çalıştırmış.
Yani boğaz tokluğuna işçi bulmak, başkalarının gözyaşını içki diye içmek...
Bir gün, bu zengin iş icabı başka bir yere gitmiş.
Zombilere bakmasını onlara iş göstermesini hanımına tembih etmiş.
Kadıncağız, işin sırrını bilmiyormuş. Zombileri alıp, karnavala götürmüş.
Zombiler akrabalarını, akrabaları Zombileri tanıyamazmış.
Fakat Zombileri bu halden kurtarabilecek tek ilaç tuzmuş.
Merhametle bilgisizlik el ele verince, kadıncağız yediği tuzlu fıstıklardan Zombilere dağıtmış ve yemelerini istemiş.
Tuzlu fıstığı yiyen Zombiler, akrabalarını ve evlerini hatırlamışlar.
Koşarak yuvalarına dönmeğe çalışmışlar.
Öyle koşmuşlar, öyle koşmuşlar ki, kimisi yollarda düşüp ölmüş, kimisi evine ulaşmış...
Duruma idari makamlar el koymuşlar.
Araştırma neticesinde, herşey olduğu gibi ortaya çıkmış ve Haiti Cumhuriyeti ceza kanunlarına bir madde ilave edilmiş;
"İNSANLARI ZOMBİ YAPANLAR İDAM EDİLİR" diye.
Her memlekette "Zombi" vardır. Bunlar düşünmezler ve robot gibi çalışırlar.
Mazilerini hatırlamazlar. Kendilerinden çok başkalarına faydalıdırlar.
Tuzlu fıstığı yiyenlerden bir kısmı, akıllarını iyi kullanamayarak kendilerini perişan ederler. Diğer bir kısmı ise düşünmeye, geçmişe bağlanmaya ve fayda ile zararı ayırmaya çalışırlar.
Bu sefer, düşünmek de geçmişe bağlanmak da faydayla zararı hesaplamak da bir suç olur.
Menfaatini kaybedenler, uyananları ithama başlar.
Bizde de çok bayram olur amma Zombilere tuzlu fıstık veren yok.
Ve kanunlarımızda da henüz insanları Zombi yapanlara bir ceza konmamış.
Yazan : Hekimoğlu İSMAİL

NEFSE İTİMAD EDİLMEZ
Ebul Hasan Buşenci, bir gün yıkanmak için banyoda bulunduğunda, hizmetçisini çağırıp kapı arkasından gömleğini uzatıp, "Bunu falan fakire veriniz" buyurdu.
Hizmetçi "Peki efendim" diyerek gömleği götürüp fakire verdi. Daha sonra
EbulHasan'a :
-Efendim bunu dışarı çıkınca söyleyemez miydiniz ?
Banyoda iken söylemenizin sebebini anlayamadım, diye sordu :
Ebul Hasan şu açıklamada bulundu :
-O hayırlı düşünce hatırıma orada iken geldi dışarı çıkıncaya kadar nefsimin beni bu düşünceden caydırmasından korktum. Nefsime, çok kısa zaman da olsa itimad edemem.

Bir Çocuk, Tanrı’dan Bir Dolar İstedi...
Küçük bir çocuk bir gün kırda çayırların üzerine uzanmış gökyüzünü seyrediyordu.
İçinden birden Tanrı’yla konuşmak isteği geldi.
-Senin için bir milyon yıl aslında ne kadardır? diye sordu.
Çevreden bir yerden bir ses geldi:
-Benim için bir milyon yıl, yalnızca bir saniye kadardır. dedi.
Çocuk bu yanıtı duyunca heyecanlandı ve ikinci sorusunu sordu:
-Peki Tanrım! dedi. Senin için bir milyon dolar ne kadardır?
Çevredeki ses bu soruyu da yanıtladı:
-Bir milyon dolar benim için yalnızca bir dolar kadardır.
Çocuk birden yerinde doğruldu ve Tanrı’dan bir istekte bulundu:
-O halde bana bir dolar verir misin, Tanrım? dedi.
Çevredeki ses bu soruyu da yanıtladı:
-Elbette veririm yavrum dedi. Lütfen bir saniye bekler misin?

Bir hayatın sönüşü.


Aşağıdaki yazı H. Sepwab tarafından Almanya'da kürtaj tartışılırken kaleme alınmış ve Şubat 1966 tarihli Bütün Dünya dergisinde neşredilmiştir.

Yazı, anne karnındaki bir ceninin hayali hatıralarını mevzu edinmektedir.
5 Ekim : Bugün VAR olmağa başladım. Durumu henüz annemle babam bilmiyor.
Bir elma çekirdeğinden daha da küçüğüm. Ama ne de olsa ben, benim. Belirli bir şekle girmediğim halde, benliğimi hissediyorum. Kız olacağım ve çiçekleri seveceğim.
19 Ekim : Biraz büyüdümse de herhangi bir hareket yapacak kudrette değilim. Annem beni kendi kanı ile besliyor. Kalbinin alt yönünde beni barındırıyor. Hoşuma giden şu ki annem henüz hiçbir şeyden haberdar değil.
23 Ekim : Ağzım teşekkül etmeye başladı. Düşünün,bir yıl sonra rahatça gülebileceğim! Daha sonra da konuşabileceğim. Söyleyeceğim ilk kelimenin "Anne" olacağından eminim. Kim iddia ediyor henüz varlık olmadığımı! Bir parça ekmek kırıntısı da ekmek değil mi?
27 Ekim : Bugün ilk olarak kalbim atmaya başladı. Bundan böyle hayatımın sonuna kadar kalbim vuracak. Ben kalbimi sevgilerle dolduracağım. Sonra yıllar akıp gidecek. Kalbim yorulacak ve nihayet duracak. O zaman ben de ölmüş olacağım, Şimdiden bunları düşünmeme gerek yok. Çünkü henüz yolun başındayım.
2 Kasım : Her gün biraz daha büyüyorum. Kollarım ve bacaklarım biçimlenmeye başladı. Fakat bu bacaklarımla anneme koşmak ve kollarımı açıp babama sarılmak için vakit erken.
12 Kasım : Parmaklarım çıkmaya başladı. O kadar küçük ki beni bile şaşırtıyor. Yine de hoşuma gidiyor. İlerde onlar bir bebeği okşayacak, top oynayacak, çiçekler toplayacak, yazılar yazacak.
20 Kasım : Bugün annem doktora gitti. Varlığımdan böylece haberdar oldu. Sevinmiyor musun anneciğim? Çok kısa bir süre sonra kollarının arasında olacağım.
25 Kasım : Annemle babam, kız olduğumdan habersizler. Belki bir erkek veya ikiz bekliyorlar. Onlara süpriz yapacağım. Bana annemin ismini vermelerini de çok istiyorum.
10 Aralık : Yüzüm tam olarak biçimlendi. Keşke anneciğime benzesem.
13 Aralık : Artık çevreme bakabiliyorum. Fakat bulunduğum yer çok karanlık. Gene de mutluyum. YAŞIYORUM. Kısa bir süre sonra gözlerim dünya ışığını görecek. Diğer çocukların oynamasını seyredebileceğim. Denizleri, dağları, gökkuşağını henüz görmedim. Bunlar nasıl şeyler? Sen nasıl bir varlıksın anneciğim? Bir görebilsem.
24 Aralık : Anneciğim, kalbinin sesini duyuyorum. Benim kalbimin atışlarını da sen hissedebiliyor musun? Çok sağlıklı bir kızın olacağım. Bazı bebeklerin dünyaya gelmeleri çok güç oluyormuş. Fakat iyi ve tecrübeli doktorlar yardım ediyorlar. BAZI KALBSİZ ANNELERİN, BEBEKLERİNİ İSTEMEDİKLERİNİ DE BİLİYORUM. AMA BEN DÜNYAYA GELMEK, KOLLARINDA UYUMAK, YÜZÜNE BAKMAK İSTİYORUM ANNE. Sen de beni aynı sevgiyle dolu dolu bekliyorsun değil mi beni koklayacak mısın? Çok sevecek misin?
28 Aralık : Ah anneciğim! Niçin hayatıma son vermelerini istedin? Halbuki bir arada öyle mutlu günlerimiz olacaktı ki. Anneciğim Anneciğim...

Bir gün bir tanidik büyük filozafa rastladi ve dedi ki, "Arkadasinla ilgili ne duydugumu biliyor musun ?"

Bir dakika bekle diye cevap verdi Sokrat. Bana birsey söylemeden evvel senin kücük bir testten gecmeni istiyorum Buna Üçlü Filtre Testi deniyor.

"Üçlü Filtre?"

"Dogru, " diye devam etti Sokrat. Benimle arkadasim hakkinda konusmaya baslamadan önce, bir süre durup ne söyleyecegini filtre etmek, iyi bir fikir olabilir. Bu ona 3 filtre testi dememin sebebi.

Birinci filtre "Gercek Filtresi" Bana birazdan söyleyecegin seyin tam anlamiyla gercek oldugundan emin misin?"

"Hayir," dedi adam " Aslinda bunu sadece duydum ve ....

"Tamam," dedi Sokrat Öyleyse, sen bunun gercekten dogru olup olmadigini bilmiyorsun. Simdi ikinci filtreyi deneyelim, " Iyilik Filtresini."

Arkadasim hakkinda bana söylemek üzere oldugun sey iyi birsey mi ?

"Hayir, tam tersi..."

"Öyleyse, "diye devam etti Sokrat. Onun hakkinda bana kötü bir sey söylemek istiyorsun ve bunun dogru oldugundan emin degilsin.Fakat yinede testi gecebilirsin,cünkü geriye bir filtre daha kaldi. " Ise yararlilik filtresi."

Bana arkadasim hakkinda söyleyecegin sey benim isime yarar mi ?

"Hayir", gercekten degil.

"Iyi" diye tamamladi Sokrat; Eger ,bana söyleyecegin sey dogru degilse,iyi degilse ve ise yarar, faydali degilse bana niye söyleyesin ki ?

Bu Sokratin iyi bir filozof olmasinin ve büyük itibar, saygi görmesinin sebebiydi.

 

Eflatun

 

1-İnsanoğlu çocukluktan sıkılır. Büyümekte acele eder. Sonra da çocukluğunu özler.

2-Önce para kazanmak için sağlığını harcar. Sonra da yitirdiği sağlığını kazanmak için parasını.

3-Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşar, hiç yaşamayacakmış gibi ölür.

4-Hayata hazırlanmaya o kadar zaman harcar ki, hayatını yaşamaya vakti kalmaz.

5-İnsanoğlu yarını öylesine düşünür ki; bu günün elinden gittiğini fark etmez. Oysaki, hayat geçmişte ya da gelecekte değil, şimdiki zamanda yaşanır.

 

 

Dünyayı düzeltmek için
Adam, bir haftanın yorgunluğundan sonra, pazar sabahı kalktığında keyifle eline gazetesini aldı ve bütün gün miskinlik yapıp evde oturacağını hayal ediyordu. Tam bunları düşünürken oğlu koşarak geldi ve parka ne zaman gideceklerini sordu. Baba, oğluna söz vermişti; bu hafta sonu parka götürecekti onu; ama hiç dışarıya çıkmak istemediğinden bir bahane uydurması gerekiyordu. Sonra gazetenin promosyon olarak dağıttığı dünya haritası gözüne ilişti. Önce dünya haritasını küçük parçalara ayırdı ve oğluna uzattı: "Eğer bu haritayı düzeltebilirsen seni parka götüreceğim!; dedi. Sonra düşündü: "Oh be, kurtuldum! En iyi coğrafya profesörünü bile getirsen bu haritayı akşama kadar düzeltemez" Aradan on dakika geçtikten sonra oğlu babasının yanına koşarak geldi: "Babacığım, haritayı düzelttim. Artık parka gidebiliriz!"dedi. Adam önce inanamadı ve görmek istedi. Gördüğünde de hayretler içindeydi ve oğluna bunu nasıl yaptığını sordu. Çocuk şu ibretlik açıklamayı yaptı: "Bana verdiğin haritanın arkasında bir insan resmi vardı. İnsanı düzelttiğim zaman dünya kendiliğinden düzelmişti!

Vietnam Savaşı’na katılmış JOHN adında bir asker, evine telefon açar.

- Sonunda eve dönüyorum. Ama bir şey sormak istiyorum. Bir arkadaşımı da beraber eve getirebilir miyim?

- Tabii ki, onunla tanışmaktan mutluluk duyarız, dediler.

- Yalnız, arkadaşım mayına bastı, bir kolu ile bir bacağını kaybetti. Başka gidecek hiçbir yeri yok. Onun bize gelmesini ve bizimle beraber kalmasını çok istiyorum...

- Çok üzüldüm oğlum. Belki başka bir yer bulması için yardımcı olabiliriz.

- Hayır, bizimle yaşamasını istiyorum.

- “Oğlum” dedi babası, “Sen ne istediğinin farkında değilsin. Böyle büyük sorunu olan birisi bizi çok rahatsız eder. Böyle bir farklılığa izin veremeyiz. Bence sen eve gelmeli ve bu çocuğu unutmalısın.”

***

O andan sonra JOHN telefonu kapattı. Birkaç gün sonra şehir polisi kapıya geldi. Polis, oğullarını ölü olarak bulmuş ve teşhis etmek üzere gelmeleri gerektiğini söylüyordu. Anne-babası JOHN’u teşhis etmişlerdi. Ama bir gariplik vardı; John’un BİR KOLU ve bir BACAĞI yoktu.

Dr.Can

İzmir’de öğrenciyken, sıcak bir yaz günü arkadaş beklemek üzere bir pastanenin sigara içilebilir bölümü olan balkonunda oturuyordum. Ve içerisi çok sıcak olduğu için tüm insanlar balkona hücum ediyorlardı. Masalar birbirine yakın değil neredeyse bitişikti. Dolayısıyla, insanların yalnızca konuşmaları değil, aklından geçenler dahi duyuluyordu. Torunuyla gelen 50-55 yaşlarındaki kır saçlı adam, yanında oldukça genç (30) ve evli olan diğerine şöyle duyurdu:

-“Torun sevgisi bambaşkaymış kardeşim. 5 çocuğumu böyle sevmedim. Aslında hiç öpmedim desem yeridir. Şimdi şu pıtırcıkla geçiyor bütün günüm. Kendi çocuklarımı lunaparka ya da salıncağa bir kez olsun götürmezken, elin kızından olan şu sevimli bücür için eve salıncak satın aldım. Sen sen ol. Torun için daha çok vakit varsa, enerjini sakla 40’tan sonra bir çocuk daha yap.”

Başımı çevirdim. Adamın gözlerine baktım. İçimden geçenler duyulduğu için ağzımı oynatmadan adama şunları söyledim;

- Nasıl oluyor da; (5 çocuğun yaş ortalaması 25, toplamda eder 125 sene) 125 sene, yüreğinden çıkan bu yavrularına bir kerecik sevgi göstermemiş, neredeyse nefret etmişsin, bu nefret duyduğun kişilerin “elin kızı” ya da “elin oğlu”ndan olan veletlerine sevgi duyabiliyorsun?

Cevap vermedi adam. Ama ben anladım, anlatayım:

Askerden gelen çocuk, ya baba yanında ya da dışarıda asgari ücretle bir işe girer.

“Oğlumuz askerden geldi, işi de var, aha çiçeğiniz, aha da çikolatanız verin kızınızı” denerek kız istenir.

Tüm “birikim”ler “bitirim”e transfer olur, yetmedi borç alınır.

Alınan borçlar da bitince, takılacak takılar; ipliği iğneden geçirme makinesi, yumurtayı kırma aygıtı, 100 parçalı 200 fonksiyonlu mutfak robotu ve dijital, çamaşırı ipe asma makinesi için ipotek edilir.

İlk 5 sene bu düğün borçlarını ödemekle geçer. Çocukların bezleri için yeni borçlar bulunur. Sonra kalfa olunur, yeni bir dükkan yatırımı için kredi alınır. 10 yıl süreyle de bu kredi ödenir. Bilanço 4 çocuk, 1 hamilelik iken ve tam düze çıkılacakken bir kriz, bir de devalüasyon ve onun da arkada bıraktığı meşru çocuğu enflasyon. Araba taksiti de işin tuzu...

20. yıla girilirken, biri özel okul ve OKS sınavı için, diğeri ÖSS sınavı başarısı adına dershane için, biri askerlik, diğeri LES için bir tanesi de düğün için para talep etmektedirler.

Dolayısıyla “sevgi”ye vakit kalmamış, boş zamanlarda “sövgü” ve “akşam baban gelince görürsün” rolünü oynamak mecburiyeti hasıl olmuştur.

Yavaş yavaş düze çıkılıp, yaş peygamberlik yaşını epeyce aşınca, her gün alınıp “hiç gün” okunamayan gazetelerin eklerinden çocuk sevmenin erdemi okunmaya başlamış, kucağına verilen sevimli bebeğin “torunu” olduğu söylenmiştir.

Sevimli Herkül. Belki babanın torunu olmadığı ve hatasını anladığı için seninle güreşmek istiyor. Biliyorum, sen uyurken işe giden ve uyuduktan sonra eve gelen, hiç yüzünü görmediğin bir adam, 18 yıl sonra karşına çıkıp “Ben senin babanım yavrum. Hadi gel güreşelim. Senin annen bir melekti” deyince insan bir garip oluyor. Ama minderden kaçan güreşçi sen olma güzel çocuk. “Hoppa ben geldim babişkom, hadi sev beni” deyip kucağına atlamanı beklemiyoruz elbet. Ama o babasından böyle gördüyse de sen kır bu zinciri. Usulüne göre yaklaş.

BİR HİNT MASALI

Bir Hint masalına göre, kedi korkusundan devamlı endişe içinde yaşayan bir fare vardır. Büyücünün biri fareye acır ve onu bir kediye dönüştürür. Fare, kedi olmaktan son derece mutlu olacağı yerde bu kez de köpekten korkmaya başlar. Büyücü bu kez onu bir kaplana dönüştürür. Kaplan olan fare, sevineceği yerde avcıdan korkmaya başlar. Büyücü bakar ki, ne yaparsa yapsın farenin korkusunu yenmeye imkan yok. Onu eski haline döndürür. Ve der ki, "Sen cesaretsiz ve korkak birisin. Sende sadece bir farenin yüreği var. O yüzden ben sana yardım edemem."


Ünlü yazar Shakespeare, bu konuda şöyle diyor:


"İnsanların çoğu kaybetmekten korktuğu için sevmekten korkuyor..
Düşünmekten korkuyor, sorumluluk getireceği için.
Konuşmaktan korkuyor, eleştirilmekten korktuğu için.
Yaşlanmaktan korkuyor, gençliğin kıymetini bilmediği için.
Unutulmaktan korkuyor, dünyaya iyi bir şey vermediği için.
Ve ölmekten korkuyor, aslında yaşamayı bilmediği için."

 

Kötülükler kuma, iyilikler kaya üstüne yazılır

Çölde yolculuk eden iki arkadaş hakkında bir hikaye anlatılır. Yolculuğun bir aşamasında iki arkadaş tartışırlar, biri ötekine bir tokat aşk eder. Tokadı yiyenin canı çok yanar; ama tek kelime etmez ve kum üzerine şu sözleri yazar: “BUGÜN EN İYİ ARKADAŞIM BANA BİR TOKAT ATTI.” Yıkanabilecekleri bir vahaya rastlayana dek yürümeyi sürdürürler. Tokadı yiyen yıkanırken batağa saplanır, boğulmak üzereyken arkadaşı tarafından kurtarılır. Boğulmak üzere olan arkadaş tam selamete çıktıktan sonra bir kaya parçası üzerine şu sözleri kazır: “BUGÜN EN İYİ ARKADAŞIM BENİM  HAYATIMI KURTARDI.” Tokadı vuran ve sonra en iyi arkadaşının hayatını kurtaran kişi ona şöyle der: “Senin canını yaktığımda bunu kum üzerine yazdın; ama şimdi kayaya kazıyorsun, neden?” Öbür arkadaş ona şöyle cevap verir. “Biri bizi incittiğinde bunu kum üzerine yazmalıyız ki bağışlama rüzgarı estiğinde onu silebilsin. Ama biri bize iyi bir şey yaparsa onu kayaya kazımalı ki onu hiçbir rüzgar yok etmesin.” İNCİNMELERİNİZİ KUMA, GÖRDÜĞÜNÜZ İYİLİKLERİ KAYALARA KAZIMAYI ÖĞRENİN.
Denilir ki: Özel birini bulmak bir dakikanızı alır, onu değerlendirmeniz bir saat içinde olur, onu sevmek için bir gün yeter; ama sonra onu unutabilmek için bir ömrün geçmesi gerekir.

 

Bebek

Genç kadın, bebeğin güzelliği karşısında büyülenmiş gibiydi. Kıvırcık sarı saçları, iri mavi gözleri, kalkık bir burun ve küçük kırmızı dudaklarıyla bir kartpostalı andıran bebek, kadının şimdiye kadar gördüğü en cana yakın kız çocuğuydu. Onun ipek yanaklarını doya doya öpmek ve cennet kokusunu içine çekmek için eğildiğinde:
 - ‘Dokunma bana...’ diye bir ses duydu. ‘Beni okşamaya hakkın yok senin.’
 Kadın korkuyla irkilip etrafına bakındı. Bebekle kendisinden başka içerde kimse yoktu. Aynı sesi tekrar duyduğunda bebeğe döndü. Aman Allah’ım!.. Yeni doğmuş gibi görünmesine rağmen konuşan oydu.
 - ‘Bana yaklaşmanı istemiyorum.’ diye devam etti. ‘Hemen uzaklaş benden.’ Kadın, biraz olsun kendini toplayarak:
 - ‘Çocuklarımız hep erkek oluyor.’ dedi. ‘Onlar da güzel; ama kız çocukları başka. Bu yüzden seni öpmek istedim.’
 - ‘Beni öpemezsin.’ diye ağlamaya başladı bebek. ‘Benim de seni öpemeyeceğim gibi.’
 - ‘Neden?’ diye sordu kadın. ‘Neden öpemezsin ki?’ Bebek, hıçkırıklara boğulurken:
 - ‘Bunun sebebini bilmen gerekir’ dedi. ‘Düşünürsen mutlaka bulacaksın.’
 Kadın, neler olup bittiğini hatırlamak üzereyken kendine geldi. Özel bir hastanenin en lüks odasında yatıyor ve narkozun tesirinden midesi bulanıyordu. Aile dostları olan tanınmış doktor, odayı dolduran çiçeklerden bir tanesini vazodan çıkartıp kadına uzatırken:
- ‘Geçmiş olsun hanımefendi’ dedi. ‘Başarılı bir kürtajdı doğrusu. Ha..! Sahî, ‘kız’mış aldırdığınız. (Cüneyt Suavi’nin “Hayatın İçinden” adlı eserinden alınmıştır.)

SİNİRLENDİĞİNİZDE bu öyküyü hatırlayın

Adam yeni kamyonuna bakmak için evinden çıktığında, üç yaşındaki oğlunun gayet mutlu bir biçimde elindeki çekiçle kamyonunun kaportasını mahvettiğini görmüş. Hemen oğlunun yanına koşmuş ve çocuğun eline çekiçle vurmaya başlamış.  Biraz sakinleşince oğlunu hemen hastaneye götürmüş. Doktor, çocuğun kırılan kemiklerini kurtarmaya çalıştıysa da elinden bir şey gelmemiş ve çocuğun iki elinin parmaklarını kesmek zorunda kalmış. Çocuk ameliyattan çıkıp gözlerini açtığında, bandajlı ellerini fark etmiş ve gayet masum bir ifadeyle, “Babacığım, kamyonuna zarar verdiğim için çok üzgünüm.” demiş ve sonra babasına şu soruyu sormuş: “Parmaklarım ne zaman yeniden çıkacak?” Babası eve dönmüş ve hayatına son vermiş...
 Birisi masaya süt döktüğünde ya da bir bebeğin ağladığını işittiğinizde bu öyküyü hatırlayın. Çok sevdiğiniz birine karşı sabrınızı yitirdiğinizi anladığınızda, önce biraz düşünün. Kamyonlar onarılabilir, ama kırılan kemikler ve incinen duygular hiçbir zaman onarılamaz; genellikle kişiyle performansı arasındaki farkı göremeyiz. İnsan hata yapar. Hepimiz hata yaparız. Fakat öfkeyle ve düşünmeden yapılan şeyler, insanı sonsuza kadar rahatsız eder. Harekete geçmeden önce durun ve düşünün. Sabırlı olun. Anlayış gösterin ve sevin.

 

SEMERCİ ve EŞEKLER

SEMERCİ ve EŞEKLER
Eşeklerin canı yükten yanar, aman derler,
Nedir bu çektiğimiz dert, o çifte çifte semer!
Biriyle uğraşıyorken gelir çatar öbürü;
Gelir ki taş gibi hâin, hem eskisinden iri.
Semerci usta geberseydi... Değmeyin keyfe!
Evet, gebermelidir inkisar edin herife.
Zavallı usta göçer bir gün akıbet, ancak,
Makamı öyle uzun boylu nerde boş kalacak?
Çırak mı, kalfa mı, kim varsa yaslanır köşeye;
Takım biçer durur artık gelen giden eşeğe.
Adam meğer acemiymiş, semerse hayli hüner;
Sırayla baytarı boylar zavallı merkepler.
Bütün o beller, omuzlar çürür çürür oyulur;
Sonunda her birinin sırtı yemyeşil et olur.
“Giden semerciyi, derler, bulur muyuz şimdi?
Ya böyle kalfa değil, basbayağı muallimdi.
Nasıl da kadrini vaktiyle bilmedik, tuhaf iş:
Semer değilmiş o rahmetlininki devletmiş!”
...
Nasihatim sana: Herzeyle iştigâli bırak;
Adamlığın yolu nerdense, bul da girmeye bak.
Adam mısın: Ebediyyen cihanda hürsün gez;
Yular takıp seni bir kimsecik sürükleyemez.
Adam değil misin, oğlum: Gönüllüsün semere;
Küfür savurma boyun kestiğin semercilere.
Mehmet Akif Ersoy (Asım’dan)

 

Kırmızı araba

Arkadaşım Zafer dört yıldan bu yana kansere karşı hayat mücadelesi veriyordu. Diğer arkadaşlarımla birlikte onu ziyarete gittiğim bir gün çocukluk düşlerimizden söz ediyorduk. Zafer başını pencereye doğru çevirdi. Gözleri çok uzaklarda, sesi sitem dolu “Ben, kumandalı, kırmızı bir oyuncak arabamın olmasını isterdim hep; ama doğum günümde ne istediğimi söylersem; dileğimin gerçekleşmeyeceği korkusuyla hiç kimseye söyleyememiştim bunu. Bu nedenle de asla radyolu, kırmızı bir oyuncak arabam olmadı.” dedi.
 Zafer’i ziyaretimden birkaç gün sonraydı. Çok sevdiğim dondurmayı almak için sırada beklerken birden dondurmacının vitrinindeki kırmızı oyuncak arabayı gördüm.
 Yanına da bir not iliştirilmişti: “Dondurmanızı alırken vereceğimiz kuponu doldurmayı unutmayın, belki de çekiliş sonunda bu kumandalı araba sizin olabilir.”
 Hemen Zafer’in sözleri geldi aklıma. Birkaç hafta boyunca sürekli dondurma alıp, verdikleri kuponları doldurdum. Hiçbir çekilişte de kazanamadım. Bu kırmızı arabayı mutlaka Zafer’e almalıydım.
 Dördüncü haftanın sonunda artık çekilişte kazanmaktan ümidimi yitirmiştim.
 Dükkan sahibi ile konuşarak bana bu arabalardan bir tanesini satmalarını rica ettim.
 Dükkan sahibi dört haftadır her gün dondurma alıp, kuponları doldurduktan sonra büyük bir heyecanla çekiliş sonuçlarına baktığımın gözünden kaçmadığını söyledi.
 Ardından da gözlerimin içine bakarak: “Söyler misiniz, neden bu kadar çok istiyorsunuz bu arabayı?” diye sordu.
 Gözlerimden süzülen yaşlara aldırmadan ona arkadaşımdan söz ettim. Çok etkilenmişti. “İstediğiniz oyuncak arabayı verdiğiniz adrese göndereceğim.” dedi. Büyük bir mutlulukla evime geldim.
 Ertesi gün Zafer’i ziyarete gittiğimde gözleri ışıl ışıldı. Elindeki kırmızı oyuncak arabayı göstererek küçük bir çocuk heyecanıyla: “Bak” dedi. “Bunca yıl bekledim; ama nihayet dileğim gerçekleşti, hem de tam istediğim gibi!”
 Ertesi günü postacı bir zarf uzattı elime. Açıp okumaya başladım:
 “Sevgili Adem, benim annem ve babam da kanserdi ve ikisini de, altı ay gibi kısa bir sürede kaybettim. İkisi için de çok çabaladım; ama doğrusu dostlarımın sevgisi ve cömertliği olmasaydı hiç bir şey yapamazdım. Gerçek dostlarım olduğu için kendimi hep şanslı hissettim. Zafer de senin gibi bir dostu olduğu için çok şanslı. En iyi dileklerimle. Yavuz...”
 Dondurma dükkanının sahibiydi mektubu yazan. (Bonita L. Anticola'dan adapte

 

ÖĞRET ONA

Zaman alacak biliyorum, fakat eğer öğretebilirsen ona,
Kazanılan bir liranın,
bulunan beş liradan daha değerli olduğunu öğret.

Kaybetmeyi öğrenmesini öğret ona ve
hem de kazanmaktan neşe duymayı.

Kıskançlıktan uzaklara yönelt onu. Eğer yapabilirsen,
Sessiz kahkahaların gizemini öğret ona.

Bırak erken öğrensin, zorbaların görünüşte galip olduklarını...

Eğer yapabilirsen, ona kitapların muzicelerini öğret.

Fakat ona sessiz zamanlar da tanı.
Gökyüzündeki kuşların, güneşin altındaki arıların,
ve yemyeşil yamaçtaki çiçeklerin
ebedi gizemini düşünebileceği.

Okulda hata yapmanın, hile yapmaktan çok daha
onurlu olduğunu öğret ona.

Ona kendi fikirlerine inanmasını öğret.
Herkes ona yanlış olduğunu söylediğin de dahi.

Tüm insanları dinlemesini öğret ona,
Fakat tüm söylediklerini gerçeğin eleğinden geçirmesini,
ve sadece iyi olanları almasını da öğret.

Eğer yapabilirsen, üzüldüğün de bile
nasıl gülümseyeceğini öğret ona.

Gözyaşlarında hiçbir utanç olmadığını öğret.

Ona kuvvetini ve beynini en yüksek fiyatı verene satmasını,
Fakat hiçbir zaman kalbi ve ruhuna
fiyat etiketi koymamasını öğret.

Uğultulu bir insan kalabalığına kulaklarını tıkamasını öğret ona.

Ve eğer kendisinin haklı olduğuna inanıyorsa,
dimdik dikilip savaşmasını öğret.

 Deniz Yıldızı

 

Yazı yazmak için okyanus sahillerine giden bir yazar, sabaha karşı kumsalda dans eder gibi hareketler yapan birini görür. Biraz yaklaşınca, bu kişinin sahile vuran denizyıldızlarını, okyanusa atan genç bir adam olduğunu fark eder. Genç adama yaklaşır:

- Neden denizyıldızlarını okyanusa atıyorsun?

Genç adam yanıtlar;

- Birazdan güneş yükselip, sular çekilecek.

Onları suya atmazsam ölecekler. Yazar sorar;

- Kilometrelerce sahil, binlerce denizyıldızı var. Ne değişecek ki?

Genç adam eğilir, yerden bir denizyıldızı daha alır, okyanusa fırlatır.

- Onun için çok şey değişti ama...

 

Çivi

 

Kötü karakterli bir genç varmış. Bir gün babası ona çivilerle dolu bir torba vermiş.

- ''Arkadaşlarınla kavga ettiğin zaman her sefer bu tahta perdeye bir çivi çak.'' demiş.

Genç, ilk gün tahta perdeye otuz çivi çakmış. Sonraki haftalarda kendi kendini kontrol etmeye çalışmış ve geçen her günde daha az çivi çakmış.

Nihayet bir gün gelmiş ki hiç çivi çakmamış. Babasına gidip söylemiş.

Babası onu yeniden tahta perdenin önüne götürmüş. Gence:

- ''Bu günden başlayarak tartışmayıp kavga etmediğin her gün için tahta perdeden bir çivi çıkart.'' demiş.

Günler geçmiş. Bir gün gelmiş ki her çivi çıkarılmış. Babası ona:

- ''Aferin, iyi davrandın ama bu tahta perdeye dikkatli bak. Artık çok delik var. Artık geçmişteki gibi güzel olmayacak.''

- ''Arkadaşlarla kavga edildiği zaman kötü sözler söylenir. Her kötü kelime bir yara (delik) bırakır. Arkadaşına kendisini affettiğini söyleyebilirsin ama bu delik aynen kalacak. Bir arkadaş ender bir mücevher gibidir. Seni dinler, yüreklendirir, güldürür, sen ihtiyaç duyduğunda yardımcı olur, sana yüreğini açar.

 

Çoğu insan, düşünmektense ölmeyi yeğler.

Bertrand Russell

Ölmekten korkuyor değilim;
ölürken orada olmak istemiyorum, o kadar...

Woody Allen

Ölümsüzlük arzusunu doğuran, ölüm korkusu değildir;
ölümsüzlük arzusu, ölüm korkusunu doğurur.

Otto Weininger

Dizleri üstünde yaşamaktansa,
ayakları üstünde ölmek yeğdir.

Emiliano Zapata

Hiçbir şey için ölmeyecek biri,
yaşamayı hak etmemiştir.

Martin Luther King, Jr.

Yaşam güzeldir. Ölüm huzur doludur.
Zor olan, birinden ötekine geçmek...

Isaac Asimov

 

Anne Babaya Özel

 

EĞER

 

Eğer bir çocuk, sürekli leştirilmşse,

Kınama ve ayıplamayı öğrenir.

 

Eğer bir çocuk ,kin ortamında büyümüşse,

Kavga etmeyi öğrenir.

 

Eğer bir çocuk, alay edilip aşağılanmışsa,

Sıkılıp, utanmayı öğrenir.

 

Eğer bir çocuk, utanç duygusuyla eğitilmişse,

Kendini suçlamayı öğrenir.

 

Eğer bir çocuk, hoşgörü ile yetiştirilmişse,

Sabırlı olmayı öğrenir.

 

Eğer bir çocuk ,desteklenip yüreklendirilirse,

Kendine güven duymayı öğrenir.

 

Eğer bir çocuk, övülmüş ve beğenilmişse,

Takdir etmeyi öğrenir.

 

Eğer bir çocuk , hakkına saygı gösterilerek büyütülmüşse,

İnançlı olmayı öğrenir.

 

Eğer bir çocuk, kabul ve onay görmüşse,

Kendini sevmeyi öğrenir.

 

Eğer bir çocuk, aile içinde dostluk ve arkadaşlık görmüşse,

Bu dünyada mutlu olmayı öğrenir.

 

D. Nolte

 

 

 

Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam91
Toplam Ziyaret225364
Saat
Kanuni'den Mora Valisi Bali Bey'e
"Her iyiliğin kaynağı adalettir.Adil olmayan kişinin elinden çıkan iş,kötü iştir. Peygamberimiz "Bir günün adaleti yetmiş yıllık ibadetten üstündür" buyurmuştur.Öyle insanlar var ki ellerinde fırsat yok iken salih, abid ve zahit görünürler,ellerine fırsat geçince nemrut kesilirler, ..Hizmetinde kullandığın adamların dış hallerine aldanma!Mala muhabbet göstereni devlet hizmetinde kullanma! Zira o adamlar ki,Allah'ın bana emanet ettiği halkı ezerler,Kıyamet günü sorumlu benim!...

Ey Gazi Bali Bey ;  mansıbımın geliri masrafıma yetmez diye gam çekme.Ne dileğin varsa benden iste.Sana emanet ettiğim askerlerimin ve tebamın gençlerini evlat,ihtiyarlarını baba, yaşlılarını da kardeş bil...Bilhassa fukaraya şefkat ve muhabbetle ihsan kapılarını aç..."

 DÜNYADA SÖZÜ DOĞRU HAK TANIR BİR ADAM BULAMADIM

Sultan III.Mehmet bir gün yanında bulunan devlet büyüklerine:

-"Bu dünyada sözü doğru hak tanır bir adam bulamadım" deyince, etrafındakilerde sebebini sordular.Bunun üzerine III.Mehmet şöyle dedi:

-"Şeyhülislam Bostanzade Efendiye iltifat ettim, derhal cahil bîr kardeşini Rumeli kazaskeri yaptı.Gene cahil bir gence rica ile Selanik kadılığını verdirdi. Bundan sonra babamın hocası Saadettin’e iltifat ettim,doğru ve hak bilir dedim, o da oğlunu Anadolu kazaskerliğine ve bir diğer oğlunu da Edirne kadılığına tayin ettirdi işte görüyorsunuz,ben artık kime güveneyim?"

eyoreselpazar.com